Londra’nın kalbinde, şehrin temposundan birkaç adım uzakta başka bir ritim var. Beyaz cepheli evlerin, ağaçlarla çevrili meydanların ve özenle korunmuş sokakların arasında uzanan Belgravia, Londra’nın zamana karşı koyan yüzlerinden biri. Sabah saatlerinde küçük kafelerden yayılan kahve kokusu, gün içinde kapılarını aralayan butikler ve akşamüstü meydanlara yayılan sakinlik, semtin kendine özgü atmosferini tamamlıyor. Geçmişle bugünün doğal bir uyum içinde yaşadığı bu bölgenin hikayesi ise, göründüğünden çok daha eskiye dayanıyor. Bir zamanlar bataklıkların ve bostanların uzandığı bu arazinin Londra’nın en karakteristik semtlerinden birine dönüşmesi, şehrin değişimle kurduğu ilişkiye güzel bir örnek.

Belgravia’nın hikayesi, Grosvenor ailesinin Londra ile kurduğu bağa kadar uzanıyor. Ailenin Londra’daki geniş Ebury arazisinin sahibi olması, 1677 yılında gerçekleşen bir evlilikle başladı. O yıllarda bugün zarif meydanları, teras evleri ve bahçeleriyle tanınan Belgravia’dan geriye ise bambaşka bir manzara kalıyordu.
Arazinin büyük bölümü açık alanlardan, tarım arazilerinden ve bataklıklardan oluşuyordu. Londra’nın giderek büyümesi ve şehrin batıya doğru genişlemeye başlamasıyla birlikte, bir zamanlar şehrin çeperinde kalan bu toprakların kaderi de değişmeye başladı. Zaman içinde Belgravia, Londra’nın kent dokusuna dahil olan planlı ve kendine özgü bir bölgesine dönüştü.
Belgravia ismi de bu geçmişin bir parçası. Bölge, Grosvenor ailesinin Cheshire’daki mülklerinden biri olan Belgrave’den adını aldı. Bugün Belgravia sokaklarında yürürken, bu aile mirasının izlerine başka isimlerde de rastlamak mümkün. Eaton, Wilton, Eccleston ve Chester gibi isimler, bölgenin geçmişiyle ve Grosvenor ailesinin mülkleriyle kurduğu bağın günümüze uzanan küçük işaretleri olarak karşımıza çıkıyor.






